15 Nisan 2014 Salı

HAYATBOYU

aslı özge
32. İstanbul Film Festivali’ nde “En iyi yönetmen” ve “En iyi görüntü yönetimi” ödüllerini kazanan “Hayatboyu” filmi, evli bir çiftin birbirleriyle olan ilişkisini irdeliyor. Aslı Özge’ nin henüz ikinci filmi olmasına karşın en iyi yönetmen ödülüyle isminden söz ettiriyor. Genel olarak karşımızda çok iyi bir film olmasa da ödüllerden de anlayacağımız üzere hem yönetmenliği ile hem de görüntü yönetimi ile iyi bir film Hayatboyu.

Açılışta yer alan ve bir anlık şok etkisi yaratan sevişme sahnesiyle beraber birbirine soğuk, uzak ve suskun bir çift izliyoruz ve bu çiftimiz ilerleyen sahneler boyunca aynı suskunluğu koruyup az cümleler kullanarak iletişim sağlama yönünde hareket ediyorlar. Genelde mekânı, tasarımı oldukça değişik olan bir ev oluşturuyor. Dış yüzeyi tamamen camdan yapılan ev, odasız ve 4 katlı dikey bir düzlemde yer alıyor. Birkaç çekimle beraber de sıkışmışlık hissi filmin genel havasına hâkim oluyor. Evi dıştan görüntüleyen çekimlerle bu his pekiştiriliyor.


Ela ve Can, gelir düzeyleri yüksek, sanat camiası ile iç içe, biri enstalasyon sanatçısı diğeri mimar olan üst orta sınıf bir ailenin bireyleri. İlişkilerinde artık eski tutkunun kalmadığı her şeyin rutine bindiği bir süreçten geçiyorlar. Özellikle Can açısından tüm hissiyatının tükenme noktasına geldiği söylenebilir. Ela bu noktada daha fedakar davranıyor fakat o da hastalık tehdidine kadar bu davranışını sürdürüyor. Yan yana geldiklerinde iki yabancı konumunda olan çift, bir arkadaş ortamında, akrabaların yada kızlarının yanında gerektiği gibi davranmasını biliyor. Çiftin Nil adında şehir dışında okuyan kızı var. Aileden bağımsız erkek arkadaşıyla yaşayan kız aslında ailenin bir çeşit dışarıdan atılmış bir düğümü gibi duruyor. Belki de Ela ile Can’ ın dillendiremedikleri fakat hissettirdikleri boşan(a)mamasının altında yatan en büyük neden.


Filmin başında ve sigara içme sahnesinde dinsel motifler kullanılıyor. Çatının açıldığında görülen minare ile Ela’ nın sigara içtiğinde işitilen ezan sesi ve ezana olan kayıtsızlığı bu modern insanın aslında manevi yönden de zayıflık yaşadığının bir tezahürü. Yaşadığı olaylardaki kayıtsızlığı da bir nevi nihilist bir tavır, maneviyatında yaşanan bir hezeyan. Hissetmek isteyip de bunu başaramayan bir birey.

Filmde deprem metaforu oldukça iyi kullanılıyor. Yönetmenin yerli yerinde kullandığı, beğendiğim bir anlatım olmuş. Can’ ın deprem bölgesine gidip de oradaki ortamı görmesi, Ela’ nın fedakarlığını anlamasını sağlıyor. Çünkü dağılmış bir yuvanın, yıkılmış bir binadan farkı yoktur. Bu noktadan sonra Can tekrardan aileyi tutma çabası içine giriyor. İlgisiz hali bir anda değişiyor, konuşmayan bir Can izlerken, iletişim kurmak için türlü bahaneler kuran bir adam izlemeye başlıyoruz.

ela

Ela ve Can karakterlerine hayat veren Defne Halman ve Hakan Çimenser’ in oyunculukları da filme önemli bir katkı sağlamış. Her ikisi de karakterlerinin altından kalkmayı başarmış ve karakterlerinin gereği o soğukluğu seyirciye geçirmeyi başarabilmişler. Özellikle Defne Halman’ ın cesur sahnelere imza attığı es geçmeyeyim.

Genel itibariyle izlenmeyi ve yönetsel anlamda övgüyü hak eden bir eser var karşımızda.

Hiç yorum yok :